'Aile' üzerine bir röportaj: Ahlaki-politik toplum nasıl mümkün olabilir?

img

HABER MERKEZİ - Mevcut aile yapısının iktidarın kök hücresi olduğunu belirten tutsak Devrim Elegez, Abdullah Öcalan’ın çözümlemelerine işaret ederek, “Aileye biçilen geleneksel toplum rolleri aşılmadan özgür ilişkiye dayalı yaşam gelişemez” dedi. 

Kadın sorunu dünyanın en önemli sorunları başında geliyor. İkinci cins olarak görülen kadının köleleştirilmesinin tarihi 5 bin yıl eskiye dayanıyor. Aşama aşama düşürülen kadın, günümüzde de bir taraftan kapitalist sistem tarafından metaya dönüştürülürken diğer taraftan da aile içerisinde ayrı bir köleye dönüştürülüyor. Bir yanıyla din ve toplumda “annelik” adı altında kutsal gibi gösterilmeye çalışılan kadın, istenilen kalıpların dışındaki her adımında katliamla yüz yüze kalıyor. Kadınların özgürlük mücadelesi devam ederken, AKP iktidarı da kadını aile içine hapsetme çalışma ve girişimlerini sürdürüyor. Bu durum ise, aile yapısının tarihsel ve sosyolojik boyutları üzerine derinlemesine bir bakışı zorunlu kılıyor. 
 
Ankara Sincan Kadın Cezaevi’nden Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Zelal Bilgin, aynı cezaevinde tutulan aynı zamanda 30 yılı aşkın bir süredir tutsak olan Devrim Elegez ile aile kurumunun tarihsel gelişimi, kadınların toplumsal rolleri ve günümüzdeki durumuna dair yaptığı röportajı ajansımıza gönderdi. 
 
Elegez, aile yapısının nasıl şekillendiğini ve günümüzdeki toplumsal dinamikler üzerindeki etkilerini ele alıyor, kapitalist modernitenin ve erkek egemen zihniyetin kadınlar üzerindeki baskısının altını çiziyor. 
 
Geçmişini bilmediğimiz hiçbir olay veya olguyu doğru değerlendiremeyiz, doğru çözümlere ulaşamayız ve alternatif yöntemler geliştiremeyiz. Bu nedenle konumuza ailenin köklerinden başlayarak girmek istiyorum. Aile olgusunun tarihsel geçmişi hakkında neler söyleyebilirsiniz?
 
Hiçbir toplumsal olgunun tarihsel arka planı iyi bilinmeden ve anlaşılmadan bugünümüzü de anlayamayız ve doğru sosyolojik analizini de yapamayız. Her tarihsel olguda olduğu gibi dinin de tarihsel bir arka planı, yani geçmişi ve gelişimi vardır. Toplumsal örgütlenmenin ilk prototipi olan aile, binlerce yıllık tarihsel akış içerisinde çok farklı aile yapılanmalarıyla karşılaşmıştır. Ancak bilinen bu en eski toplumsal hücre, klan topluluğu içerisinden çıkarak gelişen bir kurumdur. 
 
 
Klan, Neolitik Devrim'in temel örgütlenme birimidir. Klan örgütlenmesinde kadın başatken, her şey ortakken, özel mülkiyetten, sınıfsal ayrışmadan ya da iktidardan bahsedilemez. Neolitik tarım devriminin son aşamalarında erkek egemen iktidarın, kadının tüm kuruluş ve yaratımlarını çalması, el koyması, kadın üzerinde giderek sınırsız tahakküm kurmasıyla aile olgusu da yavaş yavaş şef-rahip otoritesinin her tarafta hissettirilmeye başlandığını, yaşadığı bu hiyerarşik düzenle ilk önce kadının tutsaklığa mahkum edildiğini görüyoruz. Kurnaz tanrı, erkek egemenliği otoritenin altında ataerkil aile ile klanın ortaklaşma özünden adım adım uzaklaşarak, kadın ve çocuk tamamen erkek egemen sistemin hakimiyetine girmiştir. Önce kadın mülk haline getiriliyor ve ardından doğa ve aile kuşatılıyor. Erkek egemen ideolojinin inşası ve egemenliğini aktifleştirecek düzeyde dizayn edilmiş ve aile bu bağlamda erkeğin küçük devletçiliği durumuna getirilmiştir. 
 
Eril zihniyetin yaratımı olan kapitalist modernitenin ailenin üzerinde kurduğu sınırsız tekel, diğer yandan yaratıcı ananın doğal toplumu damarı olan Demokratik Modernite ve burada uygarlık kadının yaratımlarının inkarı üzerinde kurumsallaşmıştır.
Tarihsel veriler bize çok açık bir şekilde ispat etmiştir ki, iktidar ve devleti ayakta tutan, besleyen temel ve yegâne güç bu ataerkil aile kurumudur. Erkek egemen ideoloji sırtını aile ve hanedana dayanmadan otorite-iktidar olmayacağını çok iyi anlamıştır. Ne kadar çok eş, ne kadar çok çocuk (özellikle erkek çocuklar) o kadar otorite-iktidar ve sonuç olarak iktidar ve erkin önünü açmıştır. Erkek egemen zihniyet aileyi toplumun, hatta uygarlığın temeli olarak görmüş ve sonuna kadar savunmuştur. Dolayısıyla bugün eril zihniyetin yaratımı olan kapitalist modernitenin, ailenin üzerinde kurduğu sınırsız tekel, diğer yandan yaratıcı ananın doğal toplumu damarı olan Demokratik Modernite ve burada uygarlık kadının yaratımlarının inkarı üzerinde kurumsallaşmıştır. Ailede kadının mülkleştirilmesi, sahiplenilmesi ve erkeği bir ekin uzantısı kökü durumuna düşürülmesi üzerine kurulmuştur. Kadın artık çocuk doğurma makinası ve soy sürdürme aracı, erkeğin her tür ihtiyaçlarını karşılama aracına dönüştürülmüştür. Bir yaratık durumuna getirilmiştir. 
 
Tarihsel süreç içerisinde klan nasıl biçim değiştirip farklı formlara bürünmüşse, bu değişim dönüşüm içinde kadının da ailenin de dönüşümler yaşadığını görüyoruz. Klandan aileye, aileden kabileye, aşirete, kavime, etnisiteye ve en son biçim olan günümüzün Leviathan’ı olan ulus devletlere kadar uzanan bir süreç vardır. Kadın, aile ve erkek egemen eril zihniyet (ideolojisi) ile yoğrulmuştur. Kapitalist modernite ideologlarının ortaya koydukları gibi, tarihi Sümerlerden başlatıp Sümer rahiplerinin ve onların seleflerinin yarattığı mitolojiklerle nasıl bir erkek egemen sistem yaratmış olduklarını görüyoruz. Her gün onlarca kadının katledilmesi başka nasıl açıklanabilir? Günün şamanı, rahibi, tanrı klanı bugün despot otoriter yöneticilerdir.
 
Anasoylu dönemin incelenmesi sonucunda bu dönemin eşitlikçi bir toplum yapısına sahip olduğu tespit ediliyor. Bu dönemde “aile” yerine “toplum-topluluklar” öne çıkıyor. Aile ve kutsal annelik kavramlarının yarattığı toplumsal değişimlerin, iktidarlar tarafından sıkça vurgulanmasının toplum üzerindeki etkileri ve amaçları nelerdir?
 
Yukarıda da belirttik, “aile” ataerkil iktidarın doğuşuyla kurumsallaşır ve zamanla özellikle de tek tanrılı dinlerle birlikte “aileye” bir kutsallık atfedilmeye başlanır. Çünkü “aile” artık erkeğin tekeline alınmış durumda. “Aile” erkeğin mahremiyeti, özel malı ve mülküdür. Kadın, yani annenin kutsallığı üzerinde o kadar çok demagoji yapılmıştır ki, sanki yeni keşfedilmiş bir şeymiş gibi sürekli dillendirilmesi, erkek egemen ideolojinin bir ikiyüzlülüğüdür. Kadının-ananın başatlığı, tarih öncesi zamanlardan beri bilinen bir gerçekliktir. Kadın olmadan ailenin de bu kadar uzun bir tarihsel-toplumsal kültürün de oluşmayacağı, çünkü yaratan, üreten binlerce yıl kadın öncülüğünde ortaklaşmacı bir kültürün yaşanması ve yaşamın efendisi değil, yaratıcısı, yaşatıcısı, besleyeni, doğurucusu, emzireni, büyüteni, koruyanı olmasıdır. Kadının konumunu sadece bununla sınırlandıramayız. 
 
 Erkek egemen ideoloji, kadını ikinci cins, aşağı cins, aşağılanan, yok sayılan bir konuma düşürmüştür. Kadının varlığını ortadan kaldırmak için başvurmadıkları, denemedikleri yol-yöntem yok gibidir.
Toplumsal normda da “ana” toplumsallığın kendisidir. Çünkü toplumsallık “anayla”, ana toplumsallıkla özdeştir. Ana toplumsallığın öznesidir. Fakat erkek egemen ideoloji, kadını ikinci cins, aşağı cins, aşağılanan, yok sayılan bir konuma düşürmüştür. Kadının gücünü, kadının düşüncesini, iradesini hatta varlığını ortadan kaldırmak için başvurmadıkları, denemedikleri yol-yöntem yok gibidir. Bir taraftan kutsallık payesiyle onurlandırırken, diğer taraftan “Cadı”, “Fahişe” ve en aşağılık sıfatlar yakıştırılıp, canlı canlı yakılıp giyotine gönderilir. Taşlanıyor, recmedilip canlı toprağa gömülüyor. Bunlar da yetmiyor, mal konumuna düşürülüp alıp satılıyor, takas ediliyor. Öyle çirkin bir manipülasyon yaratılır ki “erkek olmadan yaşayamaz, kadının yeri evi, kocanın, erkeğin dizlerinin dibinde olmalıdır” safsatasıyla, çarpıtıcı, asılsız yapıştırmalar kadına vurulan zincir ve prangalar pekiştirilir. Kadının tutsaklığının meşrulaştırılmasına yönelik yapılan subjektif yakıştırmalardır. “Kutsal annelik” yakıştırması aslında kadını kategorize etmektir. “İyi kadın, anne; kötü kadın, anne; namuslu, iffetli kadın” evinde kocanın dizlerinin dibinden ayrılmayan, biat eden kadın olurken, baskıya, zulme ve şiddete boyun eğmeyen, mücadele eden kadın “eksik kadın” olarak yaftalanmaktadır. Tacize, tecavüze ve şiddete maruz kalması mubah görülmektedir.
 
Dolayısıyla erkek egemen ideoloji zihniyetinin kadına bakış açısını yansıtmaktadır. Kadının toplum içindeki etkisini yadsımaktır. Kutsal anne, evin çocuklarını ve kocanın karısı olarak küçük ev sınırlarında hapis etmeyi anlatır. Oysa tarihsel deneyimler çok iyi ispatlamıştır ki, kadın anne bilgedir, yaşatandır, yaratandır ve şifadır. Bu konuda bir de ahlaki ve politik toplumu ilave ettiğimizde toplumsaldır. Günümüzde iktidarın en fazla kullandığı dil, “kutsal annelik” kavramıyla kadına içerilmiş kölelik sistemini meşrulaştırmak ve kurumlarda kadının içinde tuttuğu konumu perçinlemektir. Bir taraftan kadın “kutsal anne” söylemiyle kutsallaştırılmaya çalışılırken, diğer taraftan belirtilen sınırların dışına çıkanlar, kabul etmeyenler de devlet şiddeti, taciz, tecavüz ve her türlü saldırıya maruz kalıyor. Geleneksel kabuller dışında kadına her alan kapatılmaya çalışılıyor. Kadının gücünü, iradesini tanımayan sosyal, siyasal, ekonomik ve politik alandaki katılımın önüne her zaman demirden zırhlar dikilmeye çalışılıyor. Kadına açık bırakılmaya çalışılan kapı ev-aile kapısıdır.
 
Tüm bu tespitlerden sonra, ailenin tanımını nasıl yapmalıyız? Ailenin tanımına ve içeriğine baktığımızda, ortaya çıkardığı sorunları da görebilir miyiz?
 
Başta da belirttik, “aile” günümüzde çok farklı formlar kazanmıştır. Fakat aile; toplumsal olarak erkeğin küçük devletidir. Öyle inşa edilmiştir ki, günümüzde bina edilen bu aile biriminin çatısı çatırdamaya başlamış, tuğlaları birer birer dökülmeye başlamıştır. Sistem, erkek egemen zihniyet bu birimi tekrar diriltmeye ve canlı tutmak için her türlü yol ve yöntemi deniyor. Aileyi korumanın ve kollamanın en önemli nedenlerinden biri “aile” denilen kurumun sürekli yetkinleştirilmeye çalışılmasının en büyük nedenlerinden biri de devlet ve iktidara verdiği destek ve güçtür. Tarihin derinliklerine indiğimizde, Asurlar döneminde Hammurabi kanunlarında bile bu tür konular işlenmiştir. Yani 5 bin yıllık bir aile düzeni kurulmuş, zaman içinde “medeni kanun” adı altında aile kurumu yasal statülere konu edilmiş ve bu biçimde kadının tutsaklığı-köleliği pekiştirilmiştir. İki cins arasındaki eşitlik, köle-efendi ilişkisinden adil bir düzenin ve ilişkinin olacağı elbette düşünülemez. Bu nedenle aile kurumu krizlerle yaşamaya devam etmektedir. 
 
 Sorunun teşhisini doğru yapmak, ondan sonra da adım adım tedavisini uygulamak gerekiyor. Rêber Apo, kadın ve aile çözümlemesini yaparken, tarihsel, toplumsal, kültürel ve yapısal sorunlarını açık ve net bir şekilde önümüze koydu.
 
Var olan ilişki ve ilişki gerçekliği özünde kadın ve çocuklar üzerinde erkek egemenliği aslında iktidarın ve devlete gidişatlarını döşüyor. Çünkü var olan bu statü sisteminin çarklarını döndürüyor. Kurulu düzenin meşruluğunun zemini oluşmuş oluyor. Aynı zamanda elbette bu durumun aşılması için çok büyük mücadeleler verilmiştir ve verilmeye devam ediyor. “Aile aşılacak bir toplumsal kurum değildir” diyor Önder Apo (Abdullah Öcalan), mesela bir kurumun aşılmasını isteyen farklı kesimler oluşmuştur. Bunun en bilineni Sovyet Devrimi’dir. 1917 Ekim Devrimi'nde bir kararnameyle ortadan kaldırmak istenmiş olsa da bunun mümkün olmadığı, bu denli köklü bir kurumu ortadan kaldırmanın o kadar basit bir olgu olmadığı, ancak bunun dönüşümü imkan dahilindedir. Dolayısıyla sorunun çözümünü olanaklı kılan seçenekler mevcut. Sorunun teşhisini doğru yapmak, ondan sonra da adım adım tedavisini uygulamak gerekiyor. Önder Apo, kadın ve aile çözümlemesini yaparken, tarihsel, toplumsal, kültürel ve yapısal sorunlarını açık ve net bir şekilde önümüze koydu.
 
Aile içindeki iki cins arasındaki ilişkileri incelediğimizde, kadının dilde kutsallaştırıldığı ancak en çok ezildiği, sömürüldüğü, şiddete maruz kaldığı ve öldürüldüğü bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bu gerçekten kutsal annelik mi yoksa kadının köleleştirilmesinin başka bir boyutu mu?
 
“Aile”yi kadın kurar ama yöneten erkektir. Hani “yuvayı dişi kuş yapar!” derler ya, işin aslı böyle değildir. Dişi ve eril kuş birlikte yuvayı yaparlar ama biz direkt topluma döndüğümüzde, yaşananlara, yaşanmışlıklara baktığımızda, bir kere kadın ve erkek arasında eşit bir ilişki ve konum yoktur. Kadın üzerindeki 5 bin yıllık tahakkümden bahsediyoruz. Ondan önce kadının kutsandığı, kutsanmasının nedeni oynadığı rolle ilgilidir. Kutsanmasının nedenlerinden biri evrensel oluşudur. Bir ailenin annesi olmasının ötesinde, kadının yaratıcı gücü, buluşlarıyla, yarattıklarıyla bir nevi klanın beyin hücresi demek yerinde bir belirleme olur. Önder Apo, kadınlar için “duygusal zeka doğaya en yakın zeka” olduğunu söyler. Peki, tanrıça-kutsal anneden geriye ne kaldı? Kadın ve erkek arasındaki savaş, mitolojilerde geniş bir biçimde ele alınmıştır. Önder Apo da bunun çözümlemesini tarihsel bağlamda ele alıp günümüzde kadının ve toplumun getirdiği-düşürüldüğü konumu gözler önüne sermektedir. 
 
Mesela Tiamat ve Marduk arasında yaşanan çatışmalarda, Marduk ilk önce Tiamat’ın nefesini kesiyor, soluksuz bırakıyor; ikinci ölümcül darbede ise tek bir okla rahminden vurup öldürüyor. Böylece kadını, kutsal anneyi alt ederek onun yaşamsal gücünü bu yolla elinden almış bulunuyor ve 5 bin yıldır kutsal anne egemenlerin zindanlarında özgürleşeceği günü bekliyor! “Cennet annelerin ayakları altındadır” denilerek aslında daha fazla karanlığa mahkum edilmiştir. “Kutsal anne”, “kutsal vatan”, “kutsal ordu” vb. gibi simgelerin hepsinde aslında kadın ve yeni halkalar eklenmiştir. Eril-egemen zihniyetin kurduğu çarkın dişlileri arasında iradesi paramparça edilmiştir. Bir taraftan “kutsal ana” denilirken, diğer taraftan da “sırtında sopayı, karnında sıpayı eksik etmeyeceksin” denilecek kadar pervasızlaşmışlardır. Mitolojilerden tutalım her üç tek tanrılı dinlerin kitaplarının içeriklerine kadar, bunlara baktığımızda kadın lehine belirtilen tek iyi bir şeyle bile karşılaşmıyoruz. Tersine burada kadınların düşürülüş hikayeleriyle karşılaşıyoruz. 
 
 Kadın kırımının bu kadar tırmandırılması, aslında sistemin kadın ve aileye dönük emellerini de göstermektedir. Erkeğin, kadın üzerinde vesayeti bir sosyolojik gerçekliktir. Bu her tür katliamı, taciz ve tecavüzü meşru kılmıştır.
Mesela, yaşamı “Adem” ile başlatırlar. Havva’yı, Adem’in can sıkıntısından kurtulması için Adem’in kaburga kemiğinden yaratırlar. Mitoloji ile kadın birinci büyük kırılmayı yaşar; tek tanrılı dinlerde ise ikinci büyük kırılma ile kadın sosyal, siyasal, ekonomik ve politik ortamdan dışlanır. Aslında kanunla kadına büyük ölümcül darbeyi vurmuş oluyorlar. Mesela İslamiyet’in hukuk ve dönüşüne baktığımızda, erkeğin ailenin geçimini sağlayan taraf olarak günümüz ve erkeği tek yasal otorite olarak gösterirler. Örnek olarak Kuran’daki 6 bin 660 ayetten yalnızca 6 tanesinde kadın üzerindeki erkek egemenliğinin açık bir biçimde ifşa edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Erkekleri kadınların yöneticisi ve koruyucuları olarak göstermişler. Dolayısıyla kadın ve aileyi nasıl bir cendereye alıp mülkleştirdiklerini günümüzde çok açık ve net bir biçimde görüyoruz. Günümüzde dinciliğin, milliyetçiliğin ve cinsiyetçiliğin bu kadar ayyuka çıkarılması, aynı zamanda kadın kırımının bu kadar tırmandırılması, aslında sistemin kadın ve aileye dönük emellerini de göstermektedir. Erkeğin, kadın üzerinde vesayeti bir sosyolojik gerçekliktir. Bu sosyolojik gerçeklik her tür katliamı, taciz ve tecavüzü meşru kılmıştır.
 
Abdullah Öcalan, “Aile ve toplum, kadın ve aile önemli bir sosyolojik olaydır” tespitiyle sosyolojik olarak aileyi tanımlıyor ve ailenin demokratikleşmesi gerektiğini vurguluyor. Bu sosyolojik aile tanımlamasını biraz daha açabilir misiniz?
 
Yukarıda açıklamaya çalıştık. “Aile”, toplumsal örgütlenmenin ilk biçimidir. Aileyi tekil bir biçim değil de aileler olarak düşünmeli ve görmek gerekiyor. Yani aileyi geniş bir bakış açısıyla ele alıp değerlendirmek gerekiyor. Aileyi toplumun sosyal, siyasal, ekonomik ve ideolojik bir sistemin ayrılmaz bir parçası olarak ele almak elzemdir. Çünkü günümüze kadar ideolojik bir kurum olarak karşımızda durmaktadır. Kadın ve ailenin sosyolojik olarak ele alınıp değerlendirilmesinin en önemli nedenlerinden biri, kadın ve ailenin toplumsal değişim ve dönüşümün en temel dinamiklerinden biri olmasıdır. Ne kadını aileden ne de aileyi toplumdan ayrı ele alabiliriz. Önder Apo, “Demokratik uygarlığın inşasında aileye düşen pay önemlidir” diyor. Bu, ahlaki ve politik toplumun en büyük ve en dinamik gücü olmalarından ileri gelmektedir. 
 
Kadın ve erkeğe, yine aileye biçilen geleneksel toplumun rolleri aşılmadan, ahlaki ve politik toplumun özgür ilişkiye dayalı yaşamı gelişemez.
Dolayısıyla toplumun demokratikleşmesinde kadın ve ailenin rolü karşıttır. Bilinçlenen ve özgürleşen kadın, aynı zamanda demokratikleşen aile olacaktır. Tahakkümün, baskının, erkek egemen-eril zihniyet ve otoritenin olduğu ortamda ve sistemlerde, demokratik, eşit ve ortak bir yaşamdan bahsedemeyiz. Mesela bir aile içinde babanın, abinin, kocanın otoritesinin hakim olduğu bir kurumda eşit ve özgür bir ilişkiden bahsedebilir miyiz? Erkek, kadın ve aile üzerindeki tahakküm ve baskısı, çocuklar üzerindeki mülkiyet iddiası, soyun sürdürülmesinde cinsel tatminsizlik yaklaşımları ve yine cinsler arasındaki sermaye ve iktidar ilişkisi aşılmadıkça aile içerisinde özgür, eşit ve demokratik zihniyet ve ilişkiden bahsedemeyiz. Bu nedenle Önder Apo “ahlaki politik topluma karşı özgürlük felsefesini esas almalıdır” demektedir. Bu anlamda aile kurumu, politik toplumun inşasının yapı taşıdır.
 
Sonuç olarak, kadın ve erkeğe, yine aileye biçilen geleneksel toplumun rolleri aşılmadan, ahlaki ve politik toplumun özgür ilişkiye dayalı yaşamı gelişemez. Kadın ve aile, aile ve toplum rollerinin sosyolojik çözümlemeleri daha güçlü yapılıp toplumsal gerçeklikler temelinde demokratik aile zihniyetinin geliştirilmesi en zaruri konuların başında gelmektedir. Bu anlamda kadın ve ailenin, demokratik toplumun yani ahlaki ve politik toplumun inşasında vazgeçilmez ana unsurlar oldukları gerçeği tartışılmazdır.
 
Mevcut aile yapısıyla toplumsallıktan bahsetmek mümkün mü? Demokratik bir aile yapısı bir ütopya mı, yoksa inşa edilebilir mi?"
 
Demokratik uygarlık temellerini esas almayan hiçbir toplumsal insanın başarı şansı yoktur. Kadın ve aile gerçekliği ele alınırken, bu madalyonun diğer yüzü de “erkeklik” sorunudur.
Biz mevcut aile yapısını iktidarın kök hücresi olduğu gerçeği üzerinden değerlendirdik. Kapitalist sistem, toplulukları sınıf ve hücrelere bölerek iktidar üretmeye devam etmektedir. “Aile” erkek aracılığıyla iktidarlaştırıldı. Kadın emeği sınırsız sömürüldü. Evin ücretsiz kölesi oldu. Temel görevi çocuk doğurmak, ülkeye, hanedana ve aşirete nüfus ihtiyacını karşılamaktır. Öyle ki çocuk sayısı ne kadar çok ise (erkek olması daha önemlidir), bu evin erkeği için onur ve yaşam güvencesi olmakla eşdeğerdir. Tabii ki, demokratik toplumun özünü oluşturacak olan aile kurumunun değişim ve dönüşümü gerçekleştirmesi bir ütopya değildir. Yani demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma özünde kadının zihniyet devrimi gerçekliğine dayanır. Bu anlamda diyoruz ki; özgürleşen kadın özgürleşen toplumdur. Dolayısıyla birey ve toplum arasındaki güç dengesini belirleyen esas nokta ahlaki ve politik zihniyettir. 
 
Demokratik uygarlık temellerini esas almayan hiçbir toplumsal insanın başarı şansı yoktur. Dolayısıyla kadın ve aile gerçekliği ele alınırken, bu madalyonun diğer yüzü de “erkeklik” sorunudur. Bütün toplumsal sorunların kaynağında erkek egemen ve eril zihniyetin yarattığı krizler vardır. Kapitalist modernite, kadın ve çocuk emeği üzerinde gelişimini sağlamaktadır. Aynı zamanda erkek egemen ideoloji üzerinde kendini kurumsallaştırmaktadır. Zaten erkek de kadın ve aile üzerinde hakimiyet kurarak egemenliğini sürdürmektedir. O nedenle Rêber Apo “erkeği öldürmek” dedi. Kadının özgürlük mücadelesi gibi, erkeğin de kendinde demokratik zihniyeti geliştirmesi, cinsiyetçi, iktidarcı ve egemen özelliklerini aşması gerekmektedir. Ancak ve ancak bu tarzda bir zihniyetle demokratik aile ve demokratik toplum gerçekliğine ulaşabiliriz.